Sağlıklı Zayıflama ve Beslenme – Metabolic Balance – Lazer Epilasyon (Alexandrite Lazer ve Soprano Diod Ütüleme Buz Lazer) – Bölgesel İncelme (Vellashape-Radyofrekans-Kavitasyon-Carboksiterapi-Mezoterapi)- Antiaging (Botoks-Dolgu-İple Yüz ve Boyun Germe-Işık Dolgusu-Kalıcı Makyaj-Medikal Cilt Bakımı-Kimyasal Peeling-Saç Mezoterapisi-Dermaroller)

Archive for Ekim, 2014

CİLDİNİZDEKİ LEKELERDEN Mİ ŞİKAYETÇİSİNİZ?

http://www.nutrasystem.com.tr/?title=kimyasal_peeling&m=Sayfalar&id=23&ek=33&m_id=52

Peeling Nedir?

Üst derinin soyulması ve derinin yenilenip gençleştirilme işlemidir.

Kimyasal Peeling Nedir?

AHA, TCA ve Fenol gibi kimyasal asitlerle soyma yapılma işlemidir.

Kimyasal Peeling Uygulaması;

Meyve asitlerinden elde edilen, alfahidroksi asitlerle cildin yüzey ve orta tabakasına etki eden bir peeling çeşitidir. Uygulama ile bir yandan cilt yüzeyindeki ölü tabaka soyulurken, diğer yandan orta katmanlara etki ile kollajen-elastin yapımı aktive edilir, melanin dağılımı yeniden organize olur ve cildin nem düzeyi artar. Kimyasal peeling sonunda; cilt parlak ve canlı görünüme kavuşur, nem oranı artar, ince çizgiler azalır veya kaybolurken, derin olanlar hafifler, sivilce ve izlerinde azalmalar olur. Aynı zamanda güneş lekesi tedavilerinde de kullanılmaktadır. Kimyasal peeling sonunda, güneş ışını, solaryum, çeşitli kimyasal ve fiziksel etkilerden ortalma 2 hafta korumamız gerekmektedir. Bu nedenle yaz aylarında uygulama önerilmemektedir.

Beautiful woman's portrait isolated on white, before and after r

Uygulamalar 1-2 hafta ara ile seans sayısı kişinin ihtiyacına göre belirlenmektedir.

Kimyasal Peeling (AHA) Uygulamasının Yararları Nelerdir?

1- Kimyasal peeling (AHA) cildin doğal parlaklığını artırır.

2 – Kimasal peeling (AHA); Yaşlılık, güneş hasarı, gebelik, doğum kontrol hapı kullanımı gibi değişik nedenlere bağlı olarak gelişen derideki kahverengi lekeleri düzeltir.

3 – Kimasal peeling (AHA); Cildin alt tabakası olan dermiste destek görevi yapan kollojen yapıyı güçlendirerek cildin elastikiyetini artmasını sağlar.

4 – Kimasal peeling (AHA); Dermis tabakasında su tutma görevi olan glikozaminoglikan denen yapıların sayıca artışını sağlayarak cildin nem tutma kapasitesini artırır.

5 – Kimasal peeling (AHA); Güneş hasarı sonucu oluşmuş ince çizgilerin hafiflemesini sağlar.

6 – Kimasal peeling (AHA); Lekelerin ve derilerin üst tabakasında yer alan kabartıların azalmasına yardımcı olur.

7 – Kimasal peeling (AHA); Akne tedavisinde diğer tedaviler ile birlikte uygulanabilir.

8 – Kimasal peeling (AHA); Kuru ve kaba cilt yapısının düzelmesini sağlar.

Kimyasal Peeling (AHA) Uygulanmaması Gereken Durumlar Nelerdir?

1 – Ciddi güneş yanıkları

2- Bilinen allerjiler

3 – Açık yaralar

4 – Kılcal damarları yüzeye yakın rozaseiform cilt

5 – Aktif herpes enfeksiyonu

6 – Hamilelik

7 – Cilt hassasiyeti yapan retinoik asid, salisilik asid gibi ilaçların kullanımı

Kimyasal Peeling (AHA) Uygulmasında Kullanılan Maddeler Nelerdir?

Çok sayıda kimyasal peeling yapan madde olmakla birlikte en sık kullanılanlar alfahidroksi asitler (glikolik asit), triklorasetik asit ve salisilik asittir. Glikolik asit ile yüzeyel peeling (mikropeeling) ve triklorasetik asit ile orta derinlikte peeling olarak adlandırılan aminoasit filagrin antioksidanları (AFA) ile yüzeyel peeling de uygulanmaktadır.

Kimyasal Peeling (AHA) işleminden hemen sonra cilt nasıl görünür?

Ciltte eritem (derinin kızarması) gözlenebilir. Kuruluk ve beyazlanmalar, gerginlik hissi olabilir. Yüksek konsantrasyonlarla işlemlerde bazen ciltte hafif derecede soyulmalar görülebilmektedir. Nadir de olsa alerji görülebilir.

Kimyasal Peeling (AHA) uygulmasından önce neler yapılmalıdır?

Bazı ürünler glikolik asite karşı reaksiyonu artırabileceği için peling öncesindeki bir hafta boyunca kullanılmamalıdır. Bunlar: Saç boyaları, maskeler, retinoik asitli kremler, lif ve kese yapılmaması önerilir.

Reklamlar

HİPERTANSİYONDA BESLENME STRATEJİLERİ

http://www.nutrasystem.com.tr/?m=Sayfalar&id=272

HİPERTANSİYONDA BESLENME STRATEJİLERİ

Damar içinde dolaşan kanın iç çepere (endotel tabaka) uyguladığı yüksek basınca hipertansiyon denir. Damar iç çeperinin tıkanması (protein, pıhtı, yağ asitleri, sodyum gibi maddeler) sonucu kanın geçtiği alan daralır ve yüksek basınç oluşur. Artan kan basıncı, kalbin iş yükünü arttırır, atar damarlara zarar verir, kalp, böbrek, göz ve beyne kan götüren atar damarlarda harabiyet oluşturur.

hip

Yüksek tansiyon; inme, kalp krizi ve böbrek yetmezliğinin önemli kilit noktalarından biridir.

Yüksek tansiyona neden olan risklerin başında; genetik etkenler, cinsiyet, sigara kullanımı, beslenme hataları (fast-food beslenme tarzı, şekerli ve yağlı gıdalara eğilim, hazır ürünlerin tüketimi, alkol tüketimi), fiziksel aktivitenin yeterli derecede olmaması, şişmanlık, psikososyal durumlar ve bazı rahatsızlıklar (böbrek ve böbrek üstü bezi rahatsızlıkları, şeker hastalığı, tiroit hastalıkları, doğumsal anomaliler) gelmektedir.

Yetişkinlerde görülen hipertansiyonun % 90 nedeni idiyopatik (belirlenmemiş) iken, çocuklardaki nedeni % 90 bilinen nedenlerden kaynaklanmaktadır.

Yüksek tansiyonun belirgin göstergeleri; baş ağrısı (özellikle ense kökünden gelen bir ağrı), baş dönmesi, kulak uğultusu, kulak çınlaması, burun kanaması, terleme ve sık idrara çıkmadır.

18 yaşın üzerindeki bir erişkin kişinin, en az 10 günlük günün herhangi bir saatinde ölçülen büyük tansiyonunun (sistolik) 135 mm Hg ve üzerinde veya küçük tansiyonunun (diyastolik) 85 mm Hg ve üzerinde olması hipertansiyon tanısı için yeterlidir. Normal tansiyon değerleri büyük tansiyonun 100-120 mm Hg veya küçük tansiyonun 60-80 mm Hg olmasıdır. Büyük tansiyonun 120-134,9 mm Hg veya küçük tansiyonun 80-84,9 mm Hg arasında olması pre-hipertansif durumdur. Bu durumda kişi ya tek başına duruma uygun beslenme tedavisi uygulamalıdır ya da anti-hipertansif ilaç ile birlikte beslenme tedavisi uygulamalıdır. Uygulanmadığı taktirde hipertansiyon gelişir.

Hipertansiyonda Uygulanacak Genel Stratejileri:

· Sigara bırakılmalıdır.

· Alkol alımı sınırlandırılmalıdır (kadınlar için günde maksimum 1 birim, erkekler için 2 birim).

· Kilo kontrolü sağlanmalıdır (Beden Kitle İndeksi 20-25 kg/m² arasında tutulmalıdır).

· Stres azaltılmalıdır.

· Fiziksel aktivite arttırılmalıdır (günde en az 5000, ortalama 7500, ideal 10,000 adım atılmalıdır).

· Beslenme hataları düzeltilmelidir (fast food tarzı beslenme, aşırı şeker veya yağ tüketimi gibi). Fazla miktarda sodyum ve tuz içeren besinlerden uzak durulmalıdır (1,5 g/gün sodyum = 3,8 g/gün tuz).

· Eğer kullanılıyor ise anti-hipertansif ilaçların düzenli kullanılmasına önem verilmelidir.

Hipertansiyonda Uygulanacak Beslenme Stratejileri:

· Besinlerin etiketleri mutlaka okunmalıdır, yüksek sodyum içeren besinlerden uzak durulmalıdır.

· Günlük sodyum gereksiniminin % 5 ve daha azını içeren besinler tercih edilmelidir (bu oran genellikle etiketlerde bildirilir).

· Konserve ürünlerden, hazır ürünlerden (hazır çorbalardan bisküvilere kadar), fast food beslenme tarzından, salamura ürünlerden ve dondurulmuş ürünlerden uzak durulmalıdır.

· Üretim sırasında tuz katılan peynir, zeytin ve ekmek tüketimine dikkat edilmelidir. Peyniri suda bekletmek içerisinde bulunan tuzdan peyniri arındırmaz, bu yüzden az tuzlu peynirler, lor peyniri, az tuzlu zeytinler, kırma zeytinler, tuzsuz buğday ekmekleri tercih edilmelidir.

· Yemeklere tuz koymak yerine baharatlarla zenginleştirilmelidir.

· Günlük tuz tüketiminiz 6 gramı (1 çay kaşığı) aşmamalıdır.

· Masadan tuzluk kaldırılmalıdır.

· Dışarıda yemek yeme sıklığı azaltılmalıdır.

· Maden suyu satın alırken dikkat edilmelidir. İçeriğinde kalsiyum veya magnezyumdan zenginleştirilmiş olanlar, günde maksimum 2 kere (400 ml = 2 şişe) tercih edilmelidir.

· Basit şeker ve doymuş yağ içeriği yüksek olan besinlerden uzak durulmalıdır, lif içeriği yüksek olan besinlere öncelik tanımalıdır.

· Mevsime uygun miktarda günde 4-6 porsiyon sebze ve meyve tüketilmelidir.

· Potasyum, magnezyum, kalsiyum, posa yönünden zengin beslenilmelidir; brokoli, havuç, lahana, yeşil fasulye, üzüm, bezelye, karalahana, lima safulyesi, patates, ıspanak, kabak, tatlı patates, domates, elma, muz, mandalina, portakal, mango, kavun, şeftali, ananas, hurma, çilek, yağsız veya az yağlı süt ve süt ürünleri (süt, yoğurt, peynir), sert kabuklu meyveler, kuru baklagiller.

NOT: Tansiyonu tedavi etmek amacıyla tüketilen besinlerin (sarımsak, limon vs.) mutlaka beslenme uzmanı veya doktor kontrolünde alınmasına dikkat edilmelidir.

NOT: Anti-hipertansif ilaç kullanan kişilerin greyfurt tüketirken dikkat etmeleri gerekir.

NOT: Hipertansiyon sinsice ilerleyen bir hastalık olduğu için, tansiyon normal seyretse dahi herkesin yılda en az 1 kere tansiyonuna baktırılması önerilmektedir.

İNCE ve BEYAZ KILLAR DA İĞNELİ EPİLASYON YÖNTEMİ

http://www.nutrasystem.com.tr/?title=igneli_epilasyon&m=Sayfalar&id=19&ek=32&m_id=48

İğneli epilasyon yöntemi kalıcı epilasyon yöntemleri arasında uygulanan en eski yöntemdir. İstenmeyen tüylerde; alexandrite, diod ütüleme lazer, n-yağ ve foto epilasyon yöntemlerin uygulanamayacağı rengi çok açık olan tüylerde, ince tüylerde, açık ve sarı tonuna yakın ve beyaz tonlardaki kıllar da başarılı olduğundan bir yöntemdir.

16

İğne ile epilasyon yöntemi; kişiye özel iğne ile kıl köküne kadar gidilerek kıl köküne zayıf akım uygulanması ile kıl kökünü tahrip etmesi esasına dayanır. Burada tek dikkat edilmesi gereken nokta iğneli epilasyon uygulamaları hijyenik ortamlarda, deneyimli ve uzman kişiler tarafından yapılmalıdır.

İğneli Epilasyon Öncesi ve Sonrası Nelere Dikkat Edilmelidir?

İğneli Epilasyona başlanmadan önce muhakkak epilasyon uygulanacak bölge iyice temizlenmelidir. Su ile bol bol yıkanmalı ve alkol ile silinmelidir. Sonrasında kişiye özel iğne ile epilasyon uygulaması yapılır. İğneli epilasyondan sonra yaklaşık 3 gün güneşle birebir temas edilmemeli ve sıcak su ile keselenip banyo yapılmamalıdır. Yine yaklaşık 1 gün cilde parfüm, pudra veya krem gibi gözenekleri tıkayıcı kozmetik ürünleri kullanılmamalıdır.

Lazer epilasyon mu, iğneli epilasyon mu daha etkilidir? Tercih yaparken nelere dikkat edilmelidir?

Lazer epilasyon, tıbbın önemli teknolojik gelişmelerinden biridir. Geniş alanlarda daha kısa sürede işlem yapılabilmesi, daha az ağrı hissi ve tüylerin lazere uygun olduğu durumlarda daha kısa bir tedavi süreci ile sonuca ulaşılabilmesi en önemli avantajlarıdır. Fakat; lazer teknolojilerinin etkili olamadığı melanin barındırmayan sarı, kızıl ve beyaz kıllarda etkili olabilecek tek sistem de iğneli epilasyon uygulamasıdır. Bunun yanı sıra, özellikle yüz bölgesinde görülen az sayıda tüylenmede, lazer epilasyona bağlı artış yaşanma ihtimali olduğundan bu alanlarda da iğneli epilasyon yapılması daha uygun olacaktır.

ZAYIFLAMA PROGRAMLARI GENEL BİLGİLENDİRME

Kalıcı ve sağlıklı zayıflamak için öncelikle neden kilo aldığınızı bilmelisiniz. Kilo almanın ana nedeni vücudun harcadığı kaloriden daha fazla kalori almasıdır. Fazlaca alınan kaloriler vücudunuzda yağ olarak depolanır ve şişmanlığa yol açar. Şişman olan bireylerde koroner damar hastalığı, diyabet,yüksek tansiyon,kireçlenme gibi birçok hastalığa normal kilolu kişilerden daha fazla rastlanır.

Şişmanlığa yol açan birçok faktör mevcuttur ve biz bazı faktörleri kontrol edemeyiz. Örneğin genetik yapımız bunlardan biridir.  Ailede şişman ebeveynler varsa, çocuğunda şişman olma olasılığı yüksektir. Genlere bağlı olarak bazı kişiler kolay kalori yakar, bazıları ise kolay depolarlar. Diğer önemli bir faktör ise yaştır. Yaş ile birlikte metabolizma yavaşlar,kiloda artış olur.Ancak düzenli egzersiz yapan ve dengeli beslenen kişilerde kas kaybı azalır ve kiloda artış önlenir.

Diyet yaparken amacımız sadece kilo vermek olmamalı, aynı zamanda verdiğimiz kiloları geri almamayı da hedeflemeliyiz. Bunu ise yaşamımıza, boyumuza, cinsiyetimize ve beslenme alışkanlıklarımıza göre uygun ve dengeli bir beslenme programı uygulayarak başarabiliriz. Ayrıca hatalı ve dengesiz beslenerek verilen kilolar vücudun metabolizma hızını da yavaşlatır. Yani vücudumuzun daha az kalori yakmasına neden olur. Diyetiniz protein, karbonhidrat ve yağ bakımından dengeli olmalıdır.

Bu besin öğeleri vücudun normal devamlılığı için gereklidir. Zayıflama sırasında oluşturulan beslenme planında bireye yeterli enerji, protein, karbonhidrat, yağ, lifli(posa), vitamin ve mineraller verilmelidir. En önemlisi bunların sadece doğal besinlerden sağlanmasıdır.

Vücut yapısı cinsiyete göre elma ve armut yapısı olarak ayrılır. Erkekler genelde elma, kadınlar ise armut görünümündedir. Elmada yağ vücudun üst kısmı, karın bölgesinde toplanır. Armutta ise yağ basen ve bacak bölgesindedir. Ne kadar kilo verirsek de bu bahsettiğimiz elma ve armut tipinden tam manasıyla kurtulmamız mümkün değildir ancak kalıtsal olan bu bölgelerden sadece diyet yaparak kurtulmak zordur. Bu bölgelerin pasif jimnastik ve bölgesel incelmeyi sağlayan cihazlarla direk uyarılarak problemli olan bölgelerdeki kasların çalışmasıyla minimuma indirilir. Bu çalışmalar yürüyüş ve yüzme ile desteklenirse sonuç daha mükemmel olur.

Bugün gazete ve dergilerde de birçok diyet programı görmek mümkündür. Ama herkesin vücudu farklı çalıştığı gibi yeme içme alışkanlıkları da farklıdır. Bu yüzden beslenme programı kişiye özel olmalıdır. Zayıflama programının başarıya ulaşması için kişinin bilinçli bir şekilde zayıflaması ve verdiği kiloları koruması gerekir. Bunun içinde başlangıçta ne kadar kilonun ne kadar sürede verileceği doğru kararlaştırılmalıdır. Kısa zamanda büyük hedeflerin seçilmesi oldukça yanlıştır.

Zayıflama diyeti çok zor, monoton ve de yıpratıcı olmamalı, aksine kişi günlük yaşantısında diyetini rahatlıkla uygulayabilmelidir. Diyetin kalorisinin belli bir düzeyin altına inmemesi gerekir. Kişiye özel hazırlanan bu diyet, bireyin ihtiyacı olan tüm besin gruplarından yeterince alması sağlanacak şekilde hazırlanır. Her gruptan belli porsiyonlar tüketilir. Bu gruplara ait yaklaşık 1 porsiyon örnekleri verilir ve alternatif liste çok iyi öğretilir.

http://www.nutrasystem.com.tr/?m=Sayfalar&id=142&ek=30

İnsülin Direnci ve Kontrolü

İNSÜLİN DİRENCİ

Kilo vermeyi zorlaştıran, bel çevresi yağlanmalarının en büyük nedenlerinden biri olan insülin direnci, son zamanlarda tüm toplumlarda artan kronik bir hastalık haline gelmiştir. Başta diyabet olmak üzere, hiperinsülinemi, hipertansiyon, damar sertliği ve daha nice hastalığa neden olan insülin direnci, insan ömrünü kısaltan faktörler arasında sayılmaktadır.

İnsülin, pankreasın Langerhans adacıkları’ ndan salgılanan, besinlerle aldığımız glikozun (karbonhidratın en küçük yapı birimi) hücrelere ve dokulara taşınmasını sağlar ve böylece glikoz enerji için yakıt kaynağı olmuş olur. Ancak glikoz hücre içine giremediği zaman onun yerine proteinler ve en son da yağlar enerji kaynağı olarak kullanılırlar. Peki, insülin direnci nasıl gelişir?

İnsülin direnci 2 faktöre bağlı olarak ortaya çıkar. Bunlardan en önemlisi genetik faktörlerdir. Bireylere ailesinden geçen kalıtımsal faktörler, hormon dengesini etkiler ve genetik olarak nesilden nesile geçer. Eğer bireyin ailesinde ‘İnsüline Bağımlı Diyabet’ (Tip 1 Diyabet) olan akrabası var ise (özellikle 1. Nesil akraba)  bireyin de Tip 1 diyabet olma ihtimali çok yüksektir. Bu kişilerde doğuştan insülin hormonu ya yoktur ya da çok az miktarda vardır. Tedavisi direkt insülindir. Eğer bireyin ailesinde ‘İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabet’ (Tip 2 Diyabet) olan akrabası varsa, bireyin de Tip 2 diyabet olma riski yüksektir.

Genetik dışında insülin direncine neden olan bazı çevresel etmenler de söz konusudur. Bunlar; bireyin beslenme tarzı, fiziksel aktivite durumu ve diğer etmenlerdir. Birey, öğün atlıyorsa, öğünlerde yüksek kalorili ve yüksek glisemik indeksli (besinlerin kan şekerini yükseltme hızı) besinlerle besleniyorsa (un, şeker ve nişastalı besinler), düzenli bir beslenme tarzı yoksa insülin direnci gelişme olasılığı yüksektir. Ayrıca kişi sigara içiyor, alkol kullanıyor (haftada 2 kere ve 2 kadehten fazla) ve aktivite yapmıyorsa insülin direncinin gelişme riski yüksektir.

NN

İnsülin Direnci Nasıl Gelişiyor?

Yüksek glisemik indeskli ve kalorili besinleri tüketme, aktif olmama sonucunda kanda glikoz oranı artar. Buna bağlı olarak pankreastan salgılanan insülin miktarı da artış gösterir. İnsülin salınımının fazla olması sonucu hücreler ve dokular insüline cevap veremez hale gelirler (duyarsızlaşırlar) ve glikoz hücrelere geçemez, enerji kaynağı olarak kullanılamazlar. Kanda yüksek seyreden glikoz, insülinin daha fazla salınmasına neden olur. Glikoz hücrelere enerji kaynağı olamadığı için bireyde açlık oluşur (sık yeme isteği) ve kişi şeker yoğunluğu ve kalori içeriği fazla olan yiyeceklere yönelmeye başlar. Kanda artan insülin kanda yüksek seyreden glikoza eşlik eder ve kan şekeri dengesiz seyretmeye başlar. İnsülin salınımı arttıkça insülin direnci gelişir. Öncelikle kas ve karaciğer insülin hormonunu eskisi gibi kullanamamaya başlar, insüline karşı direnç gelişir. Kas hücresi enerji üretmek için kendi yapısında bulunan proteinleri kullanmaya başlar, kişi zayıflar.

İnsülin direnci arttıkça bireyde bozulmuş glukoz toleransı, hiperinsülinemi, idrarla glikoz atımı, sık idrara çıkma, tatlı krizleri veya tatlı tutkusu, sık acıkma, gece yemek yeme, unlu-şekerli-nişastalı besinlere karşı düşkünlük, hızlı ve çabuk yemek yeme, terleme, sinirlilik, çabuk öfkelenme, yemek sonrası uyku hali gibi semptomlar görülmeye başlar. Eğer bu noktada birey tedavi edilmezse diyabet gelişir. İnsülin görevini yapamadığı için 2. görevi olan kandaki şekeri yağa (trigliserit) çevirerek depolar. Bunun sonucunda karaciğer ve omentumda (karın içi yağ dokusu) yağ birikimi artar, birey metabolik sendroma doğru gider.

İnsülin Direnci Nasıl Teşhis Edilir?

Kanda insülin hormonunun fazla olması (hiperinsülinemi) sonucu bel çevresinde yağ birikimi, kanda trigliserit ve tokluk kan şekerinin artışı, kan basıncı artışı görülür. Bunlara bağlı olarak da kanda LDL kolesterol miktarı artar, HDL kolesterol miktarı düşer, damar sertliği ve kalp-damar hastalıkları riski artar

Teşhis için bireyin açlık kan şekeri, 1. ve 2. Saatlik tokluk kan şekerleri, HbA1c değeri, açlık ve tokluk insülin değerlerine bakılması hastalığın teşhisi için yeterlidir.

İnsülin Direncinin Tedavisi Nasıl Olmalıdır?

İnsülin direncini engellemek veya var olan direnci kırmak için öncelikle diyetisyen kontrolünde sağlıklı bir beslenme planı oluşturulmalıdır. Birey glisemik indeksi yüksek gıdalardan (şeker, beyaz undan yiyecekler, aşırı meyveden, abur cuburdan, gazlı içeceklerden) uzak durmalı, bol su içmelidir. Bireyin haftada 3-4 gün 30-45 dakikalık aerobik egzersizler yapması (yürüyüş, koşu, bisiklete binme, yüzme, tenis) öncelikle kas dokusu olmak üzere insülin direncinin kırılmasını sağlar. Gün aşırı yapılan yürüyüşler dahi bu konuda yeterli olmaktadır. Diyet ve egzersiz kısmı bireyin durumuna bağlı olarak insülin direncinin kırılması için % 60 yeterlilik gösterir. Gelişmiş insülin direncinin tedavisinde uygun ilaç kullanımı, diğer tedavilere destek sağlamaktadır. Özellikle ‘Metformin’ içeren ilaçlar, insülin direncinin kırılmasına olanak sağlar. Ancak unutulmamalıdır ki insülin direnci bir kere tedavi edilen bir şey değildir, bireyde insülin direnci gelişti ise ömür boyu bunu engellemek için bahsedilen tedavi yöntemlerine sadık kalınmalıdır.

Kimler Risk Altındadır?

Ailesinde diyabet hastası veya insülin direnci gelişmiş akrabası olan (özellikle 1. Nesil akraba), sigara içen, düzensiz ve sağlıksız beslenen, fiziksel aktivite yapmayan ve ruhsal olarak negatif olan (stresli, öfkeli, mutsuz) kişilerde insülin direnci gelişme riski fazladır.

Bitter Çikolata…

http://www.nutrasystem.com.tr/?m=Sayfalar&id=272

BİTTER ÇİKOLATA

Çikolata, kakao tanelerinin mayalandırılmasıyla elde edilen bir yiyecektir. Çikolatanın ana maddesi kakaodur. Kakao, içerdiği flavanoidler (flavanoid, prosiyanidinler) ve polifenol deposudur. Bu besin maddeleri, sağlığı korur, antioksidan savunma sistemini arttırarak bağışıklığı güçlendirir. Kakaoda polifenol, prosiyanidin, epikateşin, kateşin gibi antioksidan maddeler bulunur. Flavanoid, kan damarlarının genişlemesini sağlayarak tansiyonu düşürücü etki gösterir. Kakao, güçlü flavanoid etkisinden dolayı insülin duyarlılığını iyileştirmekte, LDL (kötü) kolesterolü düşürmekte, HDL (iyi) kolesterolü arttırmaktadır. Bu madde sebze ve meyvelere göre çikolata ve kakaoda daha fazla bulunur. Yapılan çalışmalar, flavanoidlerin güneş ışınlarının deriye verdiği hasarı önlediği ve ciltte kollajen bozulmalarını engelleyerek kırıklık önleyici etki gösterdiğini belirtmektedir. Polifenoller, kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde etki gösterir. Kakao polifenolünün kanı inceltici etki göstererek pıhtılaşmayı engellediği için kalp krizi ve felç geçirme riskini azalttığı, bağışıklık sistemini güçlendirdiği yapılan çalışmalarla görülmüştür. Ayrıca çikolatada bulunan phemethylamine (PEA) maddesinin sinir sistemini uyardığı, ağrıyı dindirdiği, kişinin kendini daha iyi hissetmesini sağladığı ile ilgili çalışmalar da vardır.

rr

Çikolata; bitter (siyah), sütlü ve beyaz çikolata olarak ayrılmaktadır. Bitter çikolatanın içerisinde yoğun oranda kakao vardır, bazılarına süt yağı eklenmektedir. Sütlü çikolatada bittere göre daha az kakao vardır, yoğunlukla süt yağı bulunur. Beyaz çikolatada ise sadece kakao yağı vardır. Yapılan çalışmaların birçoğu bitter çikolatanın sağlığa gösterdiği olumlu sonuçları, sütlü çikolata veya beyaz çikolata tüketimi sonucu gözlemlememiştir. Yapılan çalışmalar, sütlü çikolata veya süt ve bitter çikolata birlikte yendikten sonra kanda flavanoidlerin sütteki proteinle bağ oluşturarak antioksidanların emilimini azalttığını gözlemlemiştir. Bu yüzden, çikolatanın antioksidan özelliğinden yararlanmak için bitter çikolata sütsüz olarak tüketilmelidir.

Bitter Çikolata:

· Kalsiyum, magnezyum, bakır, potasyum içerir.

· İçerisinde oleik asit (tekli doymamış yağ asidi) ve stearik asit(doymuş yağ) barındırır. Oleik asit, kanda LDL (kötü) kolesterolün düşmesine etki ederken stearik asit kan kolesterol düzeyine herhangi bir etkide bulunmaz. Bu etkisinden dolayı yüksek LDL kolesterolü olan kişilerin tüketmesinde sakınca yoktur (miktarına uygun olarak).

· İçerdiği besin maddelerinden dolayı kan pıhtılaşma riskini azaltır, kan basıncını düşürerek tansiyonu dengeler. Yapılan bir çalışmada, her gün 7,5 g bitter çikolata yiyen kişilerin tansiyonunun daha düşük olduğu, bu kişilerde kalp krizi ve felç riskinin % 39 daha az olduğu tespit edilmiştir.

· Beyinde serotonin ve endorfin salınmasını arttırarak mutluluk hissi verir, ruh halini iyileştirir.

· Sebze ve meyvelerle karşılaştırıldığında iyi bir antioksidan kaynağıdır. Yapılan bir araştırmada, 50 g bitter çikolatanın bir kadeh kırmızı şaraba göre eşdeğer miktarda antioksidan madde içerdiği belirtilmiştir.

· 100 gramında 80 mg kafein içerir (günlük maksimum kafein alımı 200 mg olmalıdır).

· Az sayıda çalışmaya bağlı olarak nitrik oksit üretimini arttırdığı, böylece daha sağlıklı damarlar ve cinsel güç için etkili olduğu görülmüştür.

· Çikolata, oksalat içerdiği için idrarla oksalat atımına neden olur. Böbrek taşı olan kişilerin bitter çikolata tüketimine dikkat etmesi gereklidir.

· İdeal bitter çikolata tüketimi günde 2,5 kare (25g)’ dir.

En Fazla Antioksidan İçeren Çikolatalar:

Kakao tozu ( %88-96) > Bitter Çikolata ( %45-80) > Sütlü Çikolata ( %5-7) > Beyaz Çikolata ( %0)

Bitter çikolatanın sağlığa belirtilen etkileri gösterebilmesi için içeriğinde en az % 60 ve daha fazla oranda kakao içermesi ayrıca tek başına sütsüz bir kahve veya süt içermeyen herhangi bir yiyecek-içecek ile tüketilmesi gereklidir.

Ancak bitter çikolatada da yağ ve şeker bulunduğu unutulmamalı, miktarına uygun bir şekilde tüketilmelidir (günde 25 g= 2,5 kare) . Tatlı tüketildiği günler bitter çikolata tüketimi sınırlandırılmalıdır veya tüketilmemelidir.

1-31 Ekim Meme Kanseri Bilinçlendirme Ayı

Belirtileri: Memede, ağrılı ya da ağrısız, sert bir kitlenin belirmesi veya meme ucundan kanlı ya da temiz bir sıvının salgılanması, klasik belirtileridir. Aynı taraftaki koltuk altı lenf bezlerinin şişmesi ya da tümörün üstüne gelen de­rinin pürtüklenmesi de görülebilir. Bir tip kanserde, başlangıçtaki görünüm, me­me ucu egzamasını andırır. Bazı ender rastlanan, çabuk ilerleyen vakalar dışın­da, kitle çok yavaş büyür, fakat ergeç,tedavi edilmeyen kanser, lenfatik sistem ve kan dolaşımı yoluyla vücuda, özellikle omurga ve pelvis (leğen) kemiklerine ya­yılır ve buralarda ortaya çıkan belirtiler başlangıçta, asıl hastalığı hatırlatır cins­ten değildir.

meme-kanserinde-akilli-ilac-ile-tedavi

Tedavi: Hastalığın evresine bağlıdır. Çabuk teşhis edilirse, cerrah, kitlenin, biyopsi sonucu kanserli olduğunu anlar anlamaz, memeyi çıkartır. Koltuk altı lenf bezlerine de yayılmışsa —ki, vaka­ların çoğu böyledir— memeyle birlikte, bu bezler ve meme altı kasları da çıkar­tılır. Ameliyat sonrası radyoterapi salık verilebilir ve hastarın, yıllar boyu, be­lirli aralıklarla doktoruna muayene olup, hastalığın tekrar edip etmediğinin anla­şılması ve gerekirse yeniden tedavinin uygulanmasına başlanır. İlk muayenede metastazların oluştuğu anlaşılırsa, yalnız meme çıkartılır ve asıl tedavi için radyoterapiye başvurulur. Bazı tümör­ler, hormon tedavisine ya da yumurtalıkların ve böbreküstü bezlerinin çıkar­tılmasına cevap verir, fakat ne tür tü­mörlerin bu tepkiyi gösterebileceğine baştan karar verebilmek henüz olanak­sızdır. Hipofiz bezinin çıkartılması ya da bezin içindeki maddeye radyoaktif ytri-yum yerleştirilmesiyle bazı iyi sonuçlar sağlanmıştır. Tedavide en önemli fak­tör, sürattir. Memedeki herhangi bir kit­le hemen bir doktora gösterilmelidir.

Selim tümörler: En sık görülen selim tümör, değişik miktarda bez dokusuyla, bağdokusundan oluşmuş fibroadenomdur.

Belirtleri: Memede sert bir kitle belirir.

Teşhis: Biyopsi ile konur. Tedavi: Tümörün çıkarılmasıdır.

Kanal (süt kanalı) papilomu: Bir süt kanalının içyüzünü yapan dokudan olu­şan basit bir tümördür.

Belirtileri: Meme ucundan kan gelmesidir.

Tedavi: Biyopsi ve çıkartılmasıdır.

Lipom: Memede seyrek rastlanan bir yağ dokusu tümörüdür. Memedeki diğer se­lim tümörler gibi, bu da kolaylıkla çıkar­tılır.

Memenin akut iltihabı: Meme absesi lo­ğusalık devrinin sık rastlanan bir kom-plikasyonudur.

Nedeni: Çatlak ya da içeri çökük meme uçlarıyla ilgilidir. Etken organiz­ma genellikle Staphylococcus aureus’tur.

Belirtileri: Enfekte bölgenin ağ­rılı ve kızarık olması, ateş ve huzursuz­luktur.
Tedavi: Memeler elle sağılarak bo­şaltılır ve emzirmeye son verilir. Enfek­siyona karşı antibiyotikler kullanılır ve abse oluşmuşsa, yarılıp akıtılır.

Meme kistleri: Genellikle, “kronik mastit” denen bir durumla ilgilidir. Burada, iltihap söz konusu olmayıp, hormon den­gesizliğiyle bir ilişki vardır. Yaşamın üreyebilme devrinde görülür ve menstrüasyon evrelerine göre değişen belirti­lerle seyreder.

Belirtileri: Âdet öncesi artan, me­me ağrısı ve gerginliğidir. Memelerde, irili ufaklı kitlelerin oluştuğu el yokla­ması ile anlaşılır.

Tedavi: Gerekirse, özellikle büyük kitlelerin biyopsisi ve çıkartılmasıdır. Memedeki herhangi bir kitle ya da şiş­kinlik, cerrahın fikrini almayı gerektirir. Memedeki her kitlenin tehlikeli olmadığı mutlaksa da, kanser oluşumu olan kit­lelerin hemen çıkartılması, iyileşme ola­nağını artırmaktadır.

Meme Kanseri İçin Öneriler:

• Göğüslerinizi regl döneminden 5 gün sonra muayene edin. Çünkü vücudun regl döneminden sonra ödemi atabilmesi ancak 5 gün içinde olur ve her banyoda göğüslerinizi muayene edin. Muayene ederken koltuk altlarınızı unutmayın.

• İlk muayenelerde elinize kitleler gelecektir. Bu göğsün kendi yapısından kaynaklanmaktadır. Zamanla bu kitlelere alışırsınız.

• 20 yaşından sonra her kadında kitleler oluşabilir. Bu normaldir. Bunlar kötü kitleler değildir.

• 35–40 yaşına kadar yılda veya 6 ayda bir ultrason muayenesi yeterlidir. Bu yaşlardan sonra mamografi çekimi uygun olur.

• Meme kanseri 5 evreden oluşuyor. İlk iki evresi mamografiyle tespit edilebilir. Önemli olan kanserin 4. evreye ulaşmamış olmasıdır. Günümüzde hastaların memeleri alınmadan kanseri atlatabiliyorlar.

• Belirli yaştan sonra oluşan kitleler gözlem altına alınmalıdır. Kitlelerde büyüme kanser riskini çoğaltabilir. Ancak bu her zaman böyle değildir.

• Bazı doktorlar ailede göğüs kanser hikâyesi olanları diğer kadınlara göre %50 risk altından olduğu görüşündeler.

• Bazı kitleler ağrı yaparken bazı kitleler ağrı yapmayabilir. Yalnız her ağrı kötü şeylerin işareti değildir. Memedeki bazı ağrılar süt bezelerinden de kaynaklanabilir.

• Doktorlardan çekinmeyin. Özellikle ailenizde meme kanseri hikâyesi varsa mutlaka düzenli kontrollerinizi yaptırın.